Telefonla Sipariş: 0(544) 661 0380

Şifa Allah'tan, Macun bahane... Lakin tadı şahane.

Seni Seviyorum

İşimin yoğunluğu, eşim ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi görme fırsatım pek olamıyordu. O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya davet ettim. Endişelendi ve hemen “İyi misin, her şey yolunda mı?” diye sordu. Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin mutlaka kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı.

“Seninle beraber ikimizin biraz zaman geçirmemizin güzel olacağını düşündüm.” diye yanıtladım.
“Sadece ikimiz mi?” biraz düşündü ve “Çok isterim.” diye cevap verdi.

O cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin hissediyordum. Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin görünüyordu. Kapısının önünde, paltosunu çoktan giymiş bir şekilde bekliyordu.
Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son evlilik yıl dönümlerinde giydiği elbise vardı. Bana melekler kadar ışıltılı bir yüzle gülümsedi. Arabaya bindiğimizde,
“Arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim gerçekten çok etkilendiler.” dedi. “Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için sabırsızlanıyorlar.”

Gittiğimiz restoran, çok şık olmasa da sevimli, sıcak ve servisin kaliteli olduğu bir mekândı. Annemse, bir kraliçe edasıyla koluma girdi. Yerimize oturduktan sonra ona menüyü okumam gerekmişti, çünkü küçük yazıları göremiyordu.

Ben daha menünün ortalarındayken annemin nemli gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark ettim.

“Eskiden, sen küçükken, menüleri okuyan bendim, sen ise meraklı bakışlarla beni dinlerdin.” dedi.

Ben de gülümsedim.
“O zaman, şimdi senin rahat rahat oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu ödeyebilirim.” dedim.

Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiç bir şey olmadı ama eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz zamanın birazını telafi etmeye çalıştık. O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki film saatini kaçırdık. Akşam annemi evine bırakırken;

“Seninle tekrar çıkmak isterim ama ancak bu sefer benim seni davet etmeme izin verirsen.” dedi ve bir akşam tekrar buluşmaya karar vererek ayrıldık.

Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu:
“Çok güzeldi” dedim. “Düşünebileceğimin çok üstündeydi.”

Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti. Bu o kadar ani gerçekleşmişti ki, onun için bir şey daha yapma şansım olmamıştı. Birkaç zaman sonra evime, annemle yemek yediğimiz restorandan, ödenmiş iki kişilik bir yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı:

“Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle kararlaştırdığımız randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim. Yine de iki kişilik bir yemek ayarladım çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi istiyorum. Seninle olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade ettiğini bilemezsin. Seni Seviyorum.”

O an, “Seni Seviyorum” demenin ve hayatta değer verdiğimiz insanlara hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım.

Her Şeyde Bir Hayır Vardır

Zamanın birinde bir padişah yaşarmış. Padişah avlanmayı çok sever, sık sık avlanırmış. Padişahın aklıselim, “Her şeyin hayırlısı, her şeyde bir hayır vardır.” cümlesini dilinden düşürmeyen bir de veziri varmış. Padişahın başına bir şey gelse vezir hep “Padişahım üzülmeyin her şeyde bir hayır vardır.” dermiş. Padişah da vezire bu yüzden çok kızarmış.

Yine bir gün padişah vezirine “Bugün ava nereye gidelim?” diye sormuş, vezir bir yer tarif etmiş. Oraya gitmişler fakat avlanırken padişah elinden yaralanmış ve elini kesmek zorunda kalmışlar. Padişah vezirine kızmış, “Senin yüzünden oldu.” demiş. Vezir yine aynı cevabı vermiş “Her işte bir hayır vardır padişahım, üzülmeyin.” demiş.

Bunun üzerine padişah vezire çok kızıp, “Ben elimi kesiyorum, sen bana ‘Her işte bir hayır vardır.’ diyorsun.” deyip veziri zindana attırmış. Vezir zindana giderken yine “Her işte bir hayır vardır.” deyip gitmiş. Padişah yine öfkelenmiş, “Adamı zindana attırıyorum adam yine aynı şeyi söylüyor.” demiş.

Padişah avlanmak için az bir adamla başka insan ayağı değmemiş bir yere gitmiş, avlanırken oranın yerlileri bunları faka bastırıp, esir etmişler. Yerliler her gün bir esiri kendi inançları gereği kurban ediyorlarmış, sıra padişaha gelmiş ama onu serbest bırakmışlar. Çünkü yerlilerin inancına göre sakat veya bir yeri yaralı adamdan kurban olmazmış.

Padişah vezirini düşünüp ona hak vermiş. Hemen ülkesine dönüp vezirini serbest bıraktırmış. Ama yine soruyu sormuş “Hadi benim elimin kesilmesini anladık, peki senin zindana girmendeki hayır nedir?” demiş.

Vezir de “Ben zindana girmeyip sizinle gelseydim, yerliler şimdi beni de kurban etmiş olacaklardı demiş.”

Pire Deneyi

Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görmüşler,bir grup pireyi alıp 35 cm yüksekliğindeki cam bir fanusun içine koymuşlar, tavanını da cam ile kapatmışlar, altına ise metal koyup ısıtmaya başlamışlar.
Isınan metalin etkisiyle sıcaklaşan taban nedeniyle pireler zıplamaya başlamış, zıpladıkça pireler tavana çapıyorlarmış ama yinede zıplıyorlarmış. Bir süre sonra pireler camın ne olduğunu bilmedikleri için ama bir yerlere vurdukları için 35 cm zıplamaya başlamışlar artık kafalarını cama vurmuyorlarmış ama zıplıyorlarmış.
Bir müddet sonra bilim adamları tavandaki camı kaldırmışlar ama pireler hala 35 cm zıplıyorlarmış.
Pireler artık kafalarını cama vuracaklarını düşündükleri için 35 cm den fazla zıplamıyorlarmış.

İnsan hayatı da böyledir. İnsan bazen engelleri aşmak için çaba sarf eder ama aşamaz. Birkaç denemeden sonra bıkar ve denemeyi bırakır, engeller ortadan kalksa bile başaramayacağını düşünür ve denemez.
O yüzden inandığınız hiçbir şeyden vazgeçmeyin, belki engelleriniz kalkmıştır.

Hiç

Mevlana, “Muhammedî” ahlakın temsilcisi olduğu için kendi benliğini silmiş ve varlık iddiasından geçmiştir. Hem de nasıl bir geçmedir bu… Ne gurur, ne benlik, hatta ne de varlık kalmıştır.

 Öyle mütevazidir ki şöyle haykırır:

 “Sarığıma, cübbeme, başıma, bu üçüne birden paha biçtiler. Her üçünü birden değerlendirdiler de bunlara bir kuruştan daha az fiyat biçtiler.”

 “Sen dünyada benim adımı hiç mi duymadın? Ben bir hiçim, hiçim, hiçim!..”

 Mevlana, onca ilim ve irfan derinliğine rağmen, kendini “hiç” olarak görüyor.

 Peki bizler kendimizi nasıl görmeliyiz?

 Eskiden duvarları çokça süsleyen bir hat eseri vardı. Bu levha, hat sanatının en güzel örnekleri olarak duvarlarda yerini alır, gönülleri titretirdi. Bu levhalar üç harften ve kısacık bir kelimeden meydana gelirdi.

 Tahmin etmişsinizdir; bu levhalarda “hiç” yazardı.

 İnsanlar bu yazıyı okudukça kendilerinin ve içinde yaşadıkları dünyanın fâniliğini, gelip geçiciliğini hatırlayıp iç dünyalarına çeki düzen verirlerdi.

 Evet, maddî hayatın sonu, gerçekten de hiçlikti, hiçti. Devam eden, sona ermeyen, hep süren, manevî varlığımızdır. Dolayısıyla, nasıl olsa sona erecek olan maddî varlığımız, sona ermeden önce onun hiçliğini düşünmek ve ona göre hazırlanmak gerekir.

 Bu sebeple de Efendimiz, “Ölmeden önce ölünüz, hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.” Buyurmuştur.

 Hazreti Mevlana bu levhayı kendi gönül duvarına asmış da dünya âleme ilân etmektedir:

 “Ben bir hiçim, hiçim, hiçim!…”

 Kulluğu hayatın gayesi ve şerefi bilen bu insanda benliğin, bencilliğin, gururun zerresi bulunabilir mi?

 Mevlana bu hususta niçin böylesine hassastır?

 Sebebi çok önemlidir:

 “Sen sende oldukça ve sen kendine taptıkça, senden sana yol vermezler. Senin varlığın ve kendini bir şey sanman sende bulundukça, huzuru bulurum zannetme. Çünkü sen hâlâ benlik putuna tapmaktasın.”

 İnsanların bir kısmı zenginlikleriyle, bir kısmı makamlarıyla, bir başka kısmı ilimleriyle övünürler. Bunların yanı sıra daha birçok gurur konusu vardır: Kuvvet, güzellik, meslek ve marifet, ahlak üstünlüğü, hatta ibadet çokluğu…

 Aslında bunları Allah’tan bilmek gerekir. Yapan yaptıran, Allah’tır; insan vesiledir. Başarısından dolayı gururlanmak ve üstünlük taslamak değil, yaptırana, nasip edene şükretmek zorundadır.

 Ancak sahip olduklarını, kazandıklarını, başarılarını kendilerinden bilenler, gizli şirk içindedirler. Yani örtülü biçimde, kendini Allah’a ait sıfatlara ortak olarak görmektedir.

Mevlana ve Çocuk Sevgisi

Mevlana, çocukları da çok severdi. Bu sevgiyi Konya’nın çocukları iyi bilirdi.
Bir gün Mevlana bir mahalleden geçiyordu. Sokak arasında kaydırak oynayan çocuklar onu görünce hemen koşup etrafını aldılar, elini öptüler, duasını aldılar.

Mevlana onlarla tek tek ilgilendi, iltifat etti.

Bu sırada çocuklardan biri, ne yarım kalmışoyunundan vazgeçebiliyor, ne de Mevlana’nın muhabbetinden mahrum kalmak istiyordu.

Oyununu sürdürürken seslendi:

“Mevlana, azıcık bekle de ben de elini öpeyim!”

Mevlana bekledi. Çocuk oyununu bitirip gelinceye kadar orada durdu. O çocuğu da selamladı, başını okşadı, gönlünü hoş etti.

Böylesine engin ve zengin gönüllü idi. Büyük küçük demeden herkese açılmış bir gönülden ibaretti. Çünkü o, “Çocuklarınızla çocuklaşın.” diyen bir güzeller güzelinin sevdalısıydı. Ve onun gibi, kollarını geniş açmış, bütün çocukları çocuk bilmişti.

Şükürler Olsun

Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm vardı… Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için tavsiye edilen bir metod vardı içinde..

Deniyordu ki;

– Arada bir, çok bunaldığınızda, hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi düşünün…
cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım.

Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye bekliyordum… Ama “Kendi ölümümüzü ve cenazemizi” düşünmemiz tavsiye ediliyordu…

Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını düşündüm o an… Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim…

Diyordu ki;

– Bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi, dünyayı terk ettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız… Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini, onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın…

O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat denen kredinizin bittiğini ve onlara yanıt verme şansınız olmadığını düşünün… Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini hissedin… Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç çaresizliğini yaşayın…

Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun tüm ruhunuz… Orda, o musalla taşında düşünün kendinizi seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini… Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin”..

Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi kapatıp aynen düşünmeye başladım… Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki yerlerine…

Birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine hepsini… Hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı…Görüyordum işte “babaaaa…” diye ağlayan biricik oğlumu… Eşim kucağında “ağlayan emanetimle” ayakta durmaya çalışıyordu perperişan…. Koca çınar babacığım belli belirsiz dualar okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla… Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu gözyaşlarını… Kardeşlerim, akrabalarım “Çok erken gitti, doyamadı oğluna..” diyordu acıyan ses tonlarıyla… Ve dostlarım… onlar da şaşkındı… Bazısı “daha dün birlikteydik, nasıl olur..” diyordu…

Bunları seyredip onlara “Hayır ölmedim, burdayım..” demek istedim hayal olduğunu unutup…Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını okumadan kitabın…

Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide… Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir farkındalığı göstermek istemişti yazar… Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim… Almam gereken dersi ve mesajı almıştım… Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum… Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum… Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik… Biraz kendime geldikten sonra devam ettim hayatımın en zor hayaline… Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde neler söyleyecekleri vardı…

Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında… Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım hayalimde….İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak…. Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım… Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi, deşifre etmem gereken metin…

Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu… Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti.. Ağlayacaktı aklına geldikçe… Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti duyguları… Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede oğlumu…

– Hayal – meyal hatırlıyorum be baba seni… Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe sohbet etseydik seninle… Bak mezuniyet törenimde de babasızdım… Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine…
diyecek canı yanarak bir köşede…

Sevgili eşim… Benim muhteşem hatunum… Nasıl dayanır bensizliğe…O ki benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana…Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı… Bir daha seni seviyorum diyemeyecekti…. bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı…. Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne… Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün… Tek cümlesi takıldı o an içime; “Oyunbozanlık yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik…”

Babam – annem, o bugüne kadar evlat olarak mutlu edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel insanlar…Helaldi şüphesiz hakları… Bilerek hiç kırmamıştım onları…Üzerine titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü işte… Önlerinde ve dualarına muhtaçtım… Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki evladının cenazesinde bulunmak…. Herhalde insanın uzun yaşadığına üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek..

Diğerlerine geçmiyorum…Bu yazıyı şu an ( 04-03-2005) yazıp sizlerle paylaştığıma göre “Diğerlerine” artık sizler de dahilsiniz… Düşünün, birgün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza “Hattat Taner ölmüş” diye… Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız…Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi…Oysa ki yazarın amacı “Yaşamanın ve hala nefes alıyor olmanın kıymetini” göstermekti… Benim de öyle…Lafı çok uzattım farkındayım…Ama hayat dediğimiz çözümü zor süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili – çıkıntılı…

Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına rağmen YENİDEN DOĞDUM… Bilgisayar diliyle “format attım hayatıma”… sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes alıyor olduğum için şükrettim…

Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş, oyun perde demişti…Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir daha açılmamak üzere kapansaydı…

İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş olmalı… belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını getirirseniz buna değer bence… Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim… Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki…

Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın…LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN, DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN… ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah’ tan başka bilen yok…

İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin…Bilerek – bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin… Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın…

Biraz Hıncal abi tarzı olacak ama, sevginizi ve verdiğiniz değeri haykırın onlara iş işten geçmeden….

Ve en önemlisi; VERDİĞİ – VERMEDİĞİ, ALDIĞI – ALMADIĞI HERŞEY İÇİN, TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN’ A…

Evet… Tanışayım, tanışmayayım, yazılarımın ulaştığı ve beni gıyaben tanıyan herkes, hepiniz…Sizlerle paylaşmak, dertleşmek beni mutlu ediyor, keyif ve onur veriyor…Art niyetle kullananlara inat, interneti “Adam gibi kullanan” sizlerle aynı platformda olma şansıma şükrediyor ve bu güne kadar yolladığım maillere gösterdiğiniz ilgi ve sabra teşekkür ediyorum…

Sizi seviyorum “dostlarım”… Herkese derin sevgi ve saygılarımla…