Telefonla Sipariş: 0(544) 661 0380

Şifa Allah'tan, Macun bahane... Lakin tadı şahane.

İçinizdeki Boşluğu Işıkla Doldurun

Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu. Bu,iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi.
Adam dürüst ve dost canlısıydı,insanlar onu seviyorlardı. Ondan alışveriş yapıyorlar ve arkadaşlarına öneriyorlardı. Adam birkaç yıl içinde bir dükkandan, Amerika’nın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir oluşturdu.Yaşlandığında hastalanıp hastaneye kaldırırldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı…

Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi:
“İçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hakettiğine karar vermek için,her birinize birer dolar vereceğim. Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.”
Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçüde kente gidip parasını harcadı. Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: “Birinci çocuğum, bir dolarla ne yaptın?”
Çocuk yanıt verdi:
“Arkadaşlarımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım. “Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.
Adam sordu:
“Peki ikinci çocuğum.sen paranla ne yaptın?”
Yorgancıya gittim. İki tane yastık aldım. “Bunu söyleyen çocuk, yastıkları içeri getirdi, açtı ve tüyleri tüm odaya dağıttı. Zaman içinde tüm tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.
“Sen üçüncü çocuğum, sen paranla ne yaptın?” diye sordu adam.
“Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir yere gittim. Dükkanın sahibine parayı verdim iki şey aldım ve 90 sentim arttı. Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu, bir mum ve 90 sent çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla ya da tüyle değil bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.
Baba memnundu,
“Çok iyi oğlum” dedi. “Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel.”

Hasta Adam, Taksici Ve Ben

Soğuk bir kış gecesinde eve dönerken, kaldırımın ortalık yerinde duran genç bir adama rastladım. Derin derin soluk alıyor ve düşmemek için  yanındaki elektrik direğine sarılıyordu. Bir vitrine bakıyormuş gibi yaparak göz ucuyla onu seyrettim. 35-40 yaşlarında olmalıydı ve üstü başı da bir sarhoştan beklenmeyecek kadar temizdi. Yanından geçenlerden bazıları yüksek sesle konuşarak içki içmenin kötülüğünden bahsediyor, bazıları da sadece alaylı gülümsemelerle yetiniyordu. Yolun boşalmasını kolladıktan sonra yavaşça yanına sokularak:
– İyi misiniz? diye sordum. Bir ihtiyacınız var mı?
Zorlukla arayabildiği dudaklarından iniltiye benzeyen tek bir kelime çıkabildi:
– Hastayım.
Düşmemesi için bir kolunu beline dolayarak taksi beklemeye koyuldum. Akşam vakitlerinde kesilen kar yağışı tekrar başlamış, yavaş yavaş  beyazlaşmaya başlayan yollarda birbiriyle yarışan sokak köpeklerinin dışında bir hayat emaresi kalmamıştı.

Gece yarısını geçtiğimiz için araba bulmaktan ümidimi kestiğim sırada, yanımda bir taksi duruverdi. Şoföre durumu anlatarak acele etmemiz gerektiğini söyledim. Hastamızı zor da olsa arka koltuğa yatırarak hastanenin yolunu tuttuk ve verilen serum tamamlanana kadar iki saate yakın bir süre başucunda bekledik.

Nöbetçi doktor, hastayı en azından donmaktan kurtardığımızı ifade  ediyor, kendine gelmekte olan genç adam ise henüz konuşamadığı için, sadece gözlerimizin içine bakıp gülümsemekle yetiniyordu. Daha sonra onu şoförle birlikte tekrar arabaya bindirip evine götürdük. Hastamızın eşi, onun sık sık şeker komasına girdiğini bildiğinden müthiş bir paniğe kapılmış ve 5-6 yaslarındaki yavrusunu da alıp sokağa fırlamıştı.

Bizi görünce koşarak yanımıza geldiler ve büyük bir sevinçle kucaklaştılar. Saatler süren yorgunluğumuz bir anda kaybolmuş, bize nasıl teşekkür edeceğini şaşıran o ailenin mutluluğu karşısında gözlerimiz dolu dolu olmuştu. Ellerimize sarılarak bizi uğurladıklarında, şoföre borcumun ne kadar olduğunu sordum. Bana fark ettirmeden gözyaşlarını silmeye çalışırken:

– Borçlu değil alacaklısın kardeşim, dedi. Böyle bir iyiliğe beni de ortak etmekle borcunu zaten ödemiştin. Ama belki de yirmi yıldır ağlamayı  unutan bu adama bu güzel duyguyu hatırlattığın için alacaklı duruma düştün.

O mert adamla kucaklaşıp helalleşirken, artık gecenin ayazını duymuyor ve evime yürüyerek gitmek istiyordum. Kim bilir, belki de yolumun üzerinde yardımımı bekleyen bir insan daha bulabilirdim.

Kum Ve Kaya Üzerine Yazmak

Çölde yolculuk eden iki arkadaş, yolculuk esnasında bir sebepten dolayı tartışırlar. Biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine:
“Bugün en iyi arkadaşım bana bir tokat attı.” diye yazar.

Yolculuklarına devam ederler ve nihayet bir nehir kenarına gelirler. Susuzluktan bunalmış hâldeki yolcular hemen serinlemek ve susuzluklarını gidermek için nehre koşarlar. Arkadaşından tokat yiyen şahıs, su içmek isterken nehre düşer. Boğulmak üzereyken, daha önce kendisine tokat atan arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmaktan kurtulduktan sonra, nehir kenarındaki bir kaya parçası üzerine:
“Bugün en iyi arkadaşım benim hayatımı kurtardı.” diye yazar.

Kendisine daha önce tokat atan arkadaşı:
“Sana tokat atıp canını yaktığımda bunu kum üzerine yazmıştın, fakat seni boğulmaktan kurtarınca bunu kaya üzerine kazıyarak yazıyorsun, bunun sebebi nedir?” diye sorar. O da:

“Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgârı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize iyi bir şey yaparsa onu kaya üzerine kazımalıyız ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin cevabını verir.”

Çöp Tenekesi

Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır. Emekliliğinin ilk birkaç haftasını huzur içinde geçirir; ama sonra ders yılı başlar. Okulların açıldığı ilk gün dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmelerler, bağırıp, çağırarak geçer giderler. Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam bir önlem almaya karar verir.

Ertesi gün çocuklar gürültüyle evine doğru yaklaşırken, kapının önüne çıkar onları durdurur ve:

“Çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz. Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün bir dolar vereceğim.” der.

Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocukların önüne çıkar ve şöyle der:

“Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı. Bundan böyle size sadece günde elli sent verebilirim.”

Çocuklar pek hoşlanmazlar ama yine devam ederler gürültüye. Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam yine karşılar onları.

“Bakın” der, “Henüz maaşımı almadım bu yüzden size günde ancak 25 sent verebilirim, tamam mı?”

Çocuklar: “İmkansız bayım.” der.

İçlerinden biri, “Günde 25 sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz işi bırakıyoruz.”

Berber ve Çocuk

İş adamı tıraş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir.Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar; “Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi…”
Berber çocuğa seslenir: “Ali, buraya gel!”. Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar.
Berber iş adamının kulağına sessizce, “bak şimdi” diye fısıldar ve bir elinde 5 lira, diğer elinde 20 liralık bir banknot olduğu halde çocuğa sorar: “Hangisini istiyorsan alabilirsin?”
Çocuk dalgın dalgın bir 5 liraya bir de 20 liraya bakar ve sonunda 5 liralık banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır.
Berber iş adamına döner ve gülerek: “Gördün mü? Sana söylemiştim.” der. Tıraş bitince iş adamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Aliyi görür. Yanına giderek, neden 20 liralık değil de, 5 liralık banknotu aldığını sorar.
Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir:
“He he he… Eğer 20 lirayı alırsam oyun biter.”

Babanın Oğluna Tavsiyesi

Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş.
“Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum.” demiş.
Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı “Olur.” demiş çekine çekine.
Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış.
“Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin
bana.” demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve
çekirdeği istemiş.
Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına. Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki
kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş.
Sonra oğluna dönüp sormuş. “Ne görüyorsun?”
Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış. “Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış. Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış. Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, başta neyseler
sonunda da öyleler.”
Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:
“Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır.
Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler. Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar. Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler. Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.”
Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.
“Asıl ders bu değil!” dedi baba.
Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi.
“Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak. İkisinde de bir tat yok.”
Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı. Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı.
“İçmek istersin herhalde.” dedi.
Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü.
“Kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur. Mis gibi, temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi. Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar.”

İyilik İçin Söylenen Yalan

Tarihin büyük komutanlarından biri diğer mahkumları kışkırtıyor gerekçesiyle, bir mahkumu ölüme mahkum ettirdi. Mahkum idam sehpasına giderken kendi dilinden komutana ağza alınmayacak küfürler etti. Mahkumun ne dediğini merak eden komutan o dili bilen yaverine mahkumun neler söylediğini sordu. Yaveri de “Ben bir hata ettim. Suçumu kabul ediyorum. Siz adaletli ve merhametli bir komutan olarak biliniyorsunuz. Fakat beni cezalandırırsanız, zalim bir komutandan farkınız ne olur” diye, çevirdi. Komutan bu sözlerden hoşlandı ve mahkumun şaşkın bakışları altında onu bağışladı.
Fakat aynı dili çok iyi bilen bir başka yaveri, diğerini gözden düşürmek için hemen atıldı:
“Yalan ve yanlış çevirdi saygıdeğer komutanım. Bu mahkum o sözlerin hiçbirini söylemedi. Tam tersine size ağza alınmayacak küfürler etti.” Komutan bu yaverinin sözlerinden hoşlanmayarak şöyle söyledi: “Önceki yaverimin söylediği yalan, senin söylediğin doğrudan daha çok hoşuma gitti.”
Ve bağışlama kararından vazgeçmedi.

Borcun Vadesi

İyi yürekli bir vezir, yoksul ve muhtaçlara devlet hazinesinden borç para veriyor, borç alanlar, “Bunu ne zaman geriye ödeyeceğiz?” diye sorduklarında,

“Padişahımız ölünce ödersiniz.” diye cevap veriyordu.
Bu duruma tanık olan bir adam bir gün Padişaha gelip:

“Efendimiz sizin veziriniz devletinizin hazinesinden muhtaçlara borç para veriyor, vadesini de sizin ölümünüze bağlıyor. Demek ki niyeti kötü, sizin bir an önce ölmenizi istiyor, siz ölünce de paraları zimmetine geçirecek.” diye gammazladı.

Bu gammazlık üzerine padişahın vezirine karşı kalbi bozuldu. Kendisini huzuruna çağırıp söylenenlerin doğruluk derecesini ve maksadının ne olduğunu sordu. Vezir sıradan bir vezir değildi. Görevinin dışındaki bir takım incelikleri de biliyor ve yerinde bunlardan yararlanıyordu. Padişahı yatıştıran ve yüreğini ferahlatan şu açıklamada bulundu:

“Padişahım, söylenen doğrudur. Ben hazineden muhtaçlara borç para veriyor, vadesini de sizin ölümünüze bağlıyorum. Ama bunu sizin ölmenizi değil, tersine daha çok yaşamanızı istediğim için yapıyorum.

Bilirsiniz ki her borçluya borcunun vadesi kısa gelir, vade dolmasın diye bakar, bunun için dua eder. Bu demektir ki borçlarını siz ölünce verecek olanlar, borçlarının vadesi dolmasın diye sizin ölmemeniz için dua edeceklerdir.

Allahü Teala katında en makbul dualardan biri de borç altındaki kullarının duasıdır. Benim de maksadım ömrünüzün uzunluğu, sağlık ve afiyetinizdir.”

Öteye Bir Şeyler Gönder

Çok zengin bir köylüydü, ama cimriliğiyle meşhurdu.
Dolmuş parası vermemek için yürüyerek, ayakkabıları eskimesin diye de yalın ayak kasabaya giderdi.
Kahvede kolay kolay oturmaz; bir daha ki sefere o ısmarlamak zorunda kalabilir diye, kimsenin çayını içmezdi. Kimseye sadaka vermez, dilencileri yanından kovardı. Kısaca kesesi çok zengin, yüreği çok fakir bir adamdı.
O gün kasabanın pazarıydı. Çok sıcak bir gündü.
Fakir bir adam onun yanına yaklaştı:
“Efendim, Allah rızası için bir sadaka, bir ayran parası, içim yanıyor,” dedi. Cimri, “Git işine be miskin adam, git su iç,” diye çıkıştı.
Fakir dilenci, “Ama efendim sabahtan beri su içiyorum. Hep su içilmez ki. Ne olur efendim!” Zengin adam yine reddedecekti.
Fakat çevredeki insanların ona güldüklerini fark edince, cebinden bir 5 lira çıkardı ve Bir defaya mahsus olmak üzere al bakalım,” dedi.
Fakir adam hiç vakit kaybetmeden dükkana yöneldi ve buz gibi ayranını içti. Sonra o cimri adam için ağzından dualar döküldü.
Aynı gece cimri rüyada kendisini cennette gördü. Şöyle ki geniş bir yeşillik ve her taraf berrak sular akıyordu.
Fakat o kadar dolaştığı halde yiyecek bir şey bulamadı. Elini şaplattı. Bir melek onun yanına geldi. “Buyurun,” dedi. Adam, “Ne biçim cennet burası? Hani kuş kebapları, bıldırcın etleri, çeşit çeşit yemekler, tatlılar?” Melek “Birkaç dakika bekleyin,” dedi.
Birkaç dakika sonra adamın önüne bir gümüş tepsi getirildi. Sonra da bir bardak ayran.
Adam şaşkın şaşkın sordu “Dalga mı geçiyorsunuz? Hani diğerleri, ben ayranla mı karın doyuracağım?” Melek sakin bir şekilde
Adamla konuştu:
“Efendim dünyadan sadece bunu göndermişsiniz. Başka bir şey göremedik”
Adam şaşkın, “Ne yani, burada her şey hazır değil mi? Biz her şeyi dünyadan mı gönderiyoruz?”
Diye sordu. Melek’in verdiği “Evet,” cevabından sonra da uykudan uyandı.
Ertesi günden itibaren insanlar bu adamda nedenini asla anlayamayacakları değişiklikler
gördüler.
Yoksullara bir bardak ayranı çok gören bu adam artık onlara kebaplar söylüyordu.
Ertesi Pazar korkudan yanına bile yaklaşamadın ayran söylediği adamı yanına çağırıyor ve onu kebapçıya göndererek, ne isterse tıka basa doyuruyordu.
Cimriliği meşhur olan bu adamın cömertliği hala memleketi olan Kırklareli’nde anlatılmaktadır.

Zenginlik

Zenginlik;

Merdivenleri yardımsız çıkabilmektir.
Pencereden bakıp, yoldan geçenleri görebilmektir.
Her akşam kendi kapını kapatabilmektir.
Küçük ve büyük tuvaletini rahat bir şekilde yapabilmektir.
Saçının okşanmasıdır.

Ağlayabilmektir.
Gülebilmektir.
Özleyebilmektir.
Özleyecek birisinin olmasıdır.

Güneşin sıcaklığını hissedebilmektir
Yağmurda ıslanabilmektir.

Evde bir ses olmasıdır.
Sevinebilmektir.
Yürüyebilmektir.

Derin bir nefes alabilmektir.

Aranabilmektir.
Telefonunun çalmasıdır.

Kolundaki saatin geleceği göstermesidir.
Bir sonraki hafta için plan yapabilmektir.

Güzel günleri bekleyebilmektir.

Bazen bir tabak makarnadır.
Yerken bunun tadına varabilmektir.
Bazen iki tane domates ve bir taze ekmektir.

Kendine inanabilmektir.
Özgüvendir.

Espri yapabilecek ruh haline sahip olabilmektir.

Zenginlik varlığından mutluluk duyabildiğin her şeydir.

Fakirlikse ;
Bir kez tanıyıp,
Sonra yokluğunu öğrenmektir.